Türkiye’nin İran’a yönelik saldırılar üzerinden Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendiren Siyaset Bilimci Prof. Dr. Havva Kök Arslan, Türkiye açısından ilkesel çerçevenin net olduğunu belirtti. Arslan, “Toprak bütünlüğüne saygı, kuvvet kullanımının istisnai niteliği ve diplomasiye öncelik temel referanslarımızdır.” dedi.
Prof. Dr. Arslan, Türkiye’nin ne bütünüyle Batı ekseninde eriyebilecek bir ülke ne de Rusya-İran hattında konumlanabilecek bir aktör olduğunu vurguladı. NATO üyeliği, enerji bağımlılığı ve bölgesel güvenlik risklerinin Ankara’yı denge siyasetine zorladığını ifade etti.
Ortadoğu yeniden sert bir kırılma yaşıyor
Prof. Dr. Arslan, krizin yalnızca iki ülke arasındaki askeri gerilim olarak okunamayacağını belirtti. İran’a yönelik saldırıların küresel güç mücadelesinin bölgesel bir aşaması olduğunu söyledi.
“19. yüzyılda toprak paylaşılırdı; şimdi enerji koridorları, lojistik hatlar ve teknoloji ekosistemleri paylaşılıyor.” diyen Arslan, İran’ın bu yeni paylaşım savaşının kritik bir cephesi olduğunu vurguladı. “Asıl soru şu: Bu bir sınırlı operasyonlar dizisi mi, yoksa daha derin bir stratejik hedefin başlangıcı mı?” ifadelerini kullandı.
Uluslararası hukukta istisnalar bellidir
Saldırıların uluslararası hukuk açısından değerlendirilmesine ilişkin Arslan, devletlerin zayıflatılması, parçalanması veya fonksiyonel kapasitesinin aşındırılmasının yeni bir yöntem olmadığını belirtti. Irak, Libya ve Suriye örneklerinin hâlâ hafızalarda olduğunu söyledi.
Birleşmiş Milletler Şartı’nın kuvvet kullanımını yasakladığını, ancak istisnaların Güvenlik Konseyi kararı ya da açık bir silahlı saldırıya karşı meşru müdafaa olduğunu vurguladı.
“Önleyici saldırı doktrini hukuken tartışmalıdır.” diyen Arslan, diplomatik kanallar tükenmeden başlatılan askeri operasyonların sistemsel istikrarsızlık yaratacağını belirtti. “Eğer bu yöntem normalleşirse, yarın herhangi bir ülke ‘potansiyel tehdit’ gerekçesiyle hedef alınabilir.” ifadelerini kullandı.
Türkiye açısından ilkesel çerçevenin net olduğunu belirten Arslan, “Toprak bütünlüğüne saygı, kuvvet kullanımının istisnai niteliği ve diplomasiye öncelik temel referanslarımızdır. Ancak mesele yalnızca hukuki değil; asıl mesele stratejik niyettir.” dedi.
Ortadoğu’da bloklaşma zaten vardı
Arslan, “Ortadoğu’da bloklaşma zaten vardı. Bu kriz ise mevcut eksenleri derinleştirecek ve netleştirecek.” dedi. Batı ekseninde ABD, İsrail ve bazı Körfez ülkelerinin deniz gücüne dayalı ve finansal araçları öne çıkaran bir politika izlediğini söyledi.
Avrasya ekseninde ise İran, Rusya ve Çin’in kara gücüne ve enerji koridorlarına öncelik verdiğini belirtti. Ancak durumun sadece bu iki eksene indirgenemeyeceğini vurguladı. Türkiye, Katar, Suudi Arabistan ve Mısır gibi ‘orta kuşak’ ülkelerin iki eksen arasında gidip gelen ve zaman zaman denge unsuru olan aktörler olduğunu ifade etti.
İsrail’in İran’ı hedef almasının ardından gelişmeler
İsrail’in İran’ı Haziran 2025’te hedef almasının üzerinden henüz bir yıl geçtiğini kaydeden Arslan, yeni dalga operasyonların tesadüf olmadığını söyledi. Amaçlarının geçici bir baskı değil, İran’ın direnme kapasitesini sistematik biçimde aşındırmak olduğunu belirtti.
Türkiye’nin ne tamamen Batı eksenine entegre olabileceğini ne de Rusya-İran hattında konumlanabileceğini vurguladı. NATO üyeliği, enerji bağımlılığı ve bölgesel güvenlik risklerinin Ankara’yı denge siyasetine zorladığını ifade etti. Bu dengenin pasif değil, aktif olması gerektiğini söyledi.
Enerji, güvenlik ve milli bütünlük parametrelerinin Ankara’nın stratejisini belirleyeceğini belirten Arslan, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin vurguladığı ‘yeryüzüne Ankara’dan bakmak’ ifadesinin kendi milli çıkarlarını merkeze almak anlamına geldiğini söyledi.
Amaç geçici baskı değil, sistematik aşındırma olabilir
Haziran 2025’te İsrail’in İran’ı hedef almasının ardından yeni dalga operasyonların gelmesini tesadüf olarak görmediğini ifade eden Arslan, “Mesele geçici bir askeri baskı değil; İran’ın direnme kapasitesini sistematik biçimde aşındırmak olabilir.” dedi.
“Eğer çatışmalar bugün dursa bile üçüncü ve dördüncü dalga gelebilir.” diyen Arslan, bunun klasik güç siyaseti mantığıyla uyumlu olduğunu belirtti. “Güçlü bir İran değil, kontrol edilebilir bir İran tercih edilir.” ifadelerini kullandı.
Türkiye’nin savunma sanayisi her krizden güçlenerek çıktı
Türkiye’nin savunma sanayisinin her krizden güçlenerek çıktığını kaydeden Arslan, 1990’larda terörle mücadele ve 2010’larda sınır ötesi operasyonların yerli üretimi hızlandırdığını söyledi. Bu krizin de benzer bir etki yaratacağını belirtti.
Hava savunma sistemleri, uzun menzilli füzeler, İHA/SİHA’lar ve elektronik harp sistemlerinin öncelikli alanlar olacağını ifade etti. Siber güvenliğin artık daha kritik hale geldiğini, İran örneğinin füzeden önce istihbarat sızabileceğini gösterdiğini söyledi.
Türkiye’nin FETÖ tecrübesiyle iç sızmalara karşı dirençli olduğunu ancak siber savunmayı güçlendirmek zorunda olduğunu belirtti. Dış politikada ‘çok boyutlu’ anlayışın pekişeceğini söyledi.
Bu durumun sadece denge siyaseti değil, kendi teknolojik kapasitesine dayanan bir otonomi anlamına geldiğini vurguladı. Başkasının silahına muhtaç olmayan ülkenin başkasının siyasetinin etkisi altında olmayacağını söyledi. Savunma sanayii atılımının askeri ve diplomatik bağımsızlığın temeli olacağını ifade etti.
Lider değişimi sistem çöküşü anlamına gelmez
İran’da rejimin kırılganlığına ilişkin tartışmalara değinen Arslan, bu tür siyasal kültürlerde lider değişiminin sistem çöküşü anlamına gelmediğini söyledi. İran’ın kurumsal sürekliliğinin olduğunu, dini liderlik makamı boşaldığında yeni isim belirlendiğini ve yapının devam ettiğini belirtti.
İran’ın Irak’la sekiz yıl süren savaşta ağır kayıplara rağmen teslim olmadığını hatırlatan Arslan, rejimin bir gecede değişmesinin gerçekçi olmadığını söyledi. Dış müdahale algısının toplumda konsolidasyon yaratabileceğini ifade etti.
“Tarih gösteriyor ki dış müdahale bazen dağılma değil, toparlanma üretir.” değerlendirmesinde bulundu.
Türkiye ve denge siyaseti
Bölgede bloklaşmaların mevcut olduğunu ancak bugün yaşanan gerilimin daha büyük bir küresel rekabetin parçası gibi göründüğünü söyleyen Arslan, “Enerji hatları, lojistik koridorlar ve askeri üsler üzerinden yürüyen bir sistemik mücadele söz konusu.” dedi.
Türkiye’nin bu tabloda özgün bir konuma sahip olduğunu vurgulayan Arslan, Türkiye’nin ne bütünüyle Batı ekseninde eriyebilecek bir ülke ne de Rusya-İran hattında konumlanabilecek bir aktör olduğunu söyledi. NATO üyeliği, enerji bağımlılığı ve bölgesel güvenlik risklerinin Ankara’yı denge siyasetine zorladığını belirtti.
500 kilometreyi aşan sınır, olası bir krizden doğrudan etkilenir
Olası bir bölgesel savaşın Türkiye’ye etkilerine ilişkin Arslan, İran’ın zayıflaması veya parçalanması senaryosunun Türkiye açısından soyut bir analiz olmadığını söyledi. “500 kilometreyi aşan sınır, olası bir krizden doğrudan etkilenir.” dedi.
Muhtemel sonuçlar arasında yeni göç dalgaları, sınır ticaretinin çökmesi, PKK’nın oluşabilecek boşluklardan faydalanması ve İran’daki bazı silahlı Kürt oluşumların hareket alanı kazanması risklerine dikkat çekti. “Sınırın öte yanında yangın varsa, bu taraf da ısınır.” ifadesini kullandı.
Egemenlik vurgusu korunmalı
ABD’nin bölgedeki askeri varlığının Türkiye’deki NATO altyapısını gündeme getirdiğini belirten Arslan, özellikle İncirlik Hava Üssü ve Kürecik Radar Üssü’nün kamuoyunda tartışıldığını söyledi.
Türkiye’nin pozisyonunun hassas olduğunu, egemenlik vurgusunun korunması gerektiğini ancak kriz yönetiminin rasyonel yürütülmesi gerektiğini ifade etti. Ankara’nın doğrudan savaşın tarafı gibi algılanmasının Türkiye’nin çıkarına olmadığını belirtti.
Duygusal refleks değil, stratejik akıl
Türkiye’nin önünde iki yaklaşım olduğunu belirten Arslan, “Duygusal reflekslerle pozisyon almak ya da uzun vadeli stratejik akılla hareket etmek” dedi.
“Gerçekçilik içe kapanmak değildir. Denge üretmek zayıflık değildir.” ifadelerini kullandı. İran’ın devlet kapasitesinin aşındırılması senaryosunun Türkiye açısından “uzaktan izlenecek” bir mesele olmadığını vurguladı.
Prof. Dr. Arslan, sözlerini şöyle tamamladı:
“Türkiye’nin jeopolitiği risk üretir; ama aynı jeopolitik doğru yönetildiğinde fırsat da üretir. İran’ın devlet kapasitesinin aşındırılması senaryosu, Türkiye açısından ‘uzaktan izlenecek’ bir mesele değildir. Böyle bir kırılma doğrudan Anadolu’yu etkiler. Bu nedenle Ankara’nın hesabı kısa vadeli siyasi pozisyonlardan ziyade uzun vadeli güvenlik mimarisi üzerinden yapılmalıdır. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin vurguladığı ‘Ankara merkezli jeopolitik’ anlayışı, tam da böyle bir dönemde anlam kazanıyor: Ne emperyal hayaller peşinde koşmak, ne de içe kapanmak; eldeki vatanı korumak ve milli çıkarları merkeze almak. Son söz olarak; krizin yönü belirsiz olabilir. Ancak Türkiye’nin yönü belirsiz olmamalıdır.”

Yorumlar kapalı.